Ermenistanlı göçmenlerin aynasında İstanbullu Ermeniler

Ermenistanlı göçmenlerin aynasında İstanbullu Ermeniler

 

Türkiye geçen yıl, Erdoğan’ın “Ülkemde, 170 bin Ermeni var; 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz binini ülkemizde idare ediyoruz. Yarın, gerekirse bu 100 binine ‘Hadi siz de memleketinize’ diyeceğim” demesiyle, ‘Ermenistanlı kaçak göçmenler’ konusu ile daha da yakından tanışmış oldu. Ankara, 15 yılı geçkin mazisi olan göçmen işçiler meselesini Türk-Ermeni ilişkilerinde koz olarak kullanmaya çok önce başlamıştı. Görünen o ki, bu kullanma ilişkisi geçerliliğinden fazla bir şey kaybetmemiş.

 
Bugüne kadar Ermenistanlı göçmen işçiler sadece yabancı parlamentolarda soykırım tasarıları gündeme geldiğinde hatırlandı ve bir koz olarak kullanıldı. Bu sorun hiçbir zaman Türkiye’de genel göçmen sorunu içinde ele alınmadı. Konuyla ilgili istatistiksel bilgi verenler ve basında yer alan haberlerin yazarları, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın sözlerini referans alıyorlar. 2006 yılından bu yana, ‘Ermenistanlı göçmen işçiler’ olgusu üzerine yürttüğüm çalışma için yaptığım kişisel görüşmelerde, hükümet yetkililerinden hiçbiri, sayıları içeren bir rapor ya da inceleme sunamadı; ayrıca böyle bir çalışma yapıldığı yönünde, kesin bir yanıt da veremedi. Aksine, yüksek makamlardaki hükümet yetkilileri, samimiyetle “Bizim kesin bilgimiz yok, siz sayının ne olduğunu düşünüyorsunuz?” diye sordular. Bunun yanında, konuya ilişkin çok ‘sağlam ve gizli’ bir rapor olduğunu düşünenler de yok değil.
Türkiye’ye neden geliyorlar?
Başlarken, öncelikle Ermenistanlıların neden Türkiye’ye geldiği sorusunu yanıtlamakta yarar var. Başlıca nedenler arasında, SSCB’nin dağılmasının ardından yaşanan ekonomik istikrarsızlık ve işsizlik; 1988 depreminin, deprem bölgesine ve ülkeye getirdiği olumsuz etki; Karabağ sorunu sonucunda Azerbaycan ve Türkiye sınırlarının kapanması ve ekonomik ambargonun yarattığı sancılı ekonomik süreç sayılabilir. Bunun yanında, Türkiye’deki koşullar, sınırlar kapalı olmasına rağmen Türkiye’ye ulaşımın kolaylığı ve ucuzluğu, Türkiye’nin vize politikası, kıdemli Ermenistanlıların yeni gelenlere konaklama ve iş bulma konusunda yardım etmesi, yerleşik Ermenilerin Ermenistanlı işçiler için potansiyel işveren olmaları da oldukça önemliydi.

İstanbullu Ermenilerle Ermenistanlı işçiler arasında ciddi sorunlar var
Türkiye siyaseti ve Türkiye medyası bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde göçmen Ermenistanlılara karşı ayrımcı bir tutum takınıyor. Peki ya İstanbul’da yaşayan Türkiyeli Ermeniler? Onlar Ermenistanlılar için ne düşünüyor, kendileri ve onlar arasında nasıl bir bağ kuruyor?
Ben çocukken, babaannemin ‘kavaratsi’ (taşralı) genellemesini oldukça sık kullandığını hatırlıyorum. Kendisi ve bildiği tüm akrabaları İstanbullu olan babaannem ‘İstanbullu Ermeni’ olmaktan tasvir edemeyeceğim bir şekilde mutluluk duyar, kendisine benzemeyen diğer Ermenileri de hep ‘kavaratsi’ veya ‘trsetsi’ (dışarlıklı) diye anardı. Üstelik o zaman henüz Ermenistanlı göçmenler de yoktu ortada.
‘Kavaratsi’ olumsuz bir kelimeydi. Onların yemekleri farklıydı mesela. İçli köfte, mantı, kısır gibi, bizim masaya koyamayacağımız şeyler yerlerdi; bizse balık yerdik, ‘Bolsetsi’ (İstanbullu) idik, çünkü eve misafir geldiğinde ayakkabıyla dolaşır, çok temiz Ermenice konuşurduk, çünkü biz doğrusunu bilirdik… Ama onlar farklıydılar, dışarlıklıydılar. Onlarla kız alıp verilmemesinde fayda vardı, anlaşamazdık çünkü, bizim alıştığımız bir ‘düzen’imiz vardı…
Bu elitist ve acımasız bakış açısının, Ermeni toplumunun bu denli zayıflamasına zemin hazırlayacağı o günlerde tahmin edilmiyordu anlaşılan. Edilse bile kimin umurunda; ‘Bolsetsi’ öğreten taraftı. Seneler geçti, dengeler değişti, ama cemaat ‘elit’ ve ‘avam’ yaratmaktan yorulmadı ne yazık ki. Son yıllarda bu defa ‘Hayastantsi’ (Ermenistanlı) tabiri türedi. 50 yıl önce yaşanan ayrımlar yeniden yaşanıyordu sanki. Onlar bilmez, onların dili kaba, yemekleri tuhaf, giysileri parlak… Bu tavır, kadınların çay toplantı sohbetleri ile de kalmadı üstelik. Bu oryantalist bakış, Ermenistan’a kazayla bir haftalığına giden İstanbullu bir Ermeni turistin kitabına da hâkim oldu. Temelsiz elitizm ve tektipçilik, kendimizin tek ve doğru Ermeni modeli olduğu fikri çok tehlikeli. Farklı Ermeni kimliklerine, bu arada ‘Ermenistanlı’ kimliğine katlanamamak, onların dillerinin, ananelerinin ‘bozulmuş’ olduğunu bir anda ‘tespit etmek’ çok acı sonuçlar doğurabilir oysa. İstanbul Ermeni toplumunun Ermenistanlılara bakışındaki tutuculuk, ayrımcılık ve ötekileştirme, kendi dünya görüşlerinin yansıması olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de ötekileştirilen Ermeniler, bundan gerekli insani dersleri çıkarmak yerine, Ermenistanlıları ötekileştiriyor; Ermenistanlılar, bir anlamda, onların ruh hallerini yansıtan bir ayna oluyor.

Ev içi işlerde çok eziliyorlar

Lülüfer Körükmez, Ege Üniversitesi Sosyoloji Böümü’nde doktora tezi üzerine çalışıyor. Tez çalışmasında, göç ağları ve ulusötesi sosyal alanların oluşumuna odaklanan ve Ermenistanlı göçmen kadınlarla da bu çerçevede görüşmeler yapan Körükmez, Ermenistanlı işçilerin genel hissiyatı ve Türkiyeli Ermenilerle yaşadıkları sorunlar konusundaki gözlemlerini şöyle akatarıyor: “Kadın göçmenlerin çekinceleri büyük oranda Türkiye’de yasal dayanaktan yoksun çalışıyor olmalarıyla ilgili. Onun dışında, Türkiye’ye gelmiş olmak ya da burada yaşıyor olmakla ilgili çekinceleri zaman içinde tamamen ortadan kalkmış gibi görünüyor. Rahatsızlıkları, daha çok, kendi ülkeleri dışında, bir başka ülkede kayıtdışı statüde bulunmak, ailelerinden uzak olmakla ilişkili. Ermenistanlı göçmenleri diğer göçmen gruplardan farklı kılan, Ermenistan’dan gelmiş olmaları. İki ülke arasındaki tüm politik ve tarihsel çatışmalar ve hatta milliyetçi ‘düşman’ söylemleri göz önüne alındığında, Ermenistanlı göçmenlerin herhangi bir göçmen gruptan farklı olduğunu söylemek durumundayız. İki ülke arasındaki politik ya da tarihsel tartışmalara dahil edilmek istemiyorlar. ‘Cemaat ile sorunları var’ demektense ‘İki taraflı olarak sürtüşme ve buluşma noktaları var’ demek daha doğru olur. Göçmen kadınların ilk dile getirdikleri noktalardan biri, evlerinde çalıştıkları kadın işverenlerle yaşadıkları problemler. Burada göçmen kadınların birçoğu ikincilleştirildiklerini söylüyor. Eğitimsiz olmakla itham edildiklerini ve hatta zaman zaman aşağılandıklarını belirtiyorlar. Diğer taraftan, çoğu zaman işverenlerinden daha eğitimli olduklarını, işverenlerinin yeterli eğitim almamış olduklarını, tersine, işveren kadınların geleneksel aile ve kadın görevlerinden uzaklaşmış ve yozlaşmış olduklarını söylüyorlar. Yani ithamlar karşılıklı, ancak eşit konumda olmadıkları için, bu ithamlar etki bakımından farklılaşıyor. ‘İşveren’ statüsündeki taraf bunu diğerinin yüzüne söyler, hareket ve tavırlarıyla açık ederken, ‘işçi’ statüsündeki taraf bunu daha gizli, kendi aralarında ya da üçüncü kişilere dile getirebiliyor.”
Körükmez’e göre, bir diğer ayrım noktası da, göçmenler ve Türkiye Ermenilerinin, aynı etnik kökenden olmakla birlikte, farklı deneyimlerden geçerek farklılaşmış iki grup olmaları. İlişkilerini Ermeni olmak üzerinden kurarken, iki grubun referansları ayrışabiliyor. Dolayısıyla, sanılanın aksine, ‘Ermeni olmak’, sürtüşme noktalarının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Türkiyeli Ermeniler ve göçmen kadınların karşılaşma alanı genellikle ev, ama bu mekân bir tarafın işyeri, diğer tarafın ise evi. Dolayısıyla ev içi tüm işlerde ortaya çıkan eşitsizlikler ve patriarkal ilişkiler burada da üretiliyor. Kadınlar kendilerini anlatma ve hatta tekrar ve tekrar kanıtlama zorunluluğu duyuyorlar. Göçmen kadınlara karşı eleştiriler, eşitsiz ve ikincilleştirici söylemler erkekler tarafından da dile getiriliyor.

“Yemeğin tadı bile Ermenistanlıyı ötekileştirme vesilesi oluyor”

Alber Keşişoğlu, İstanbullu, İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, Eşi Arevik Sargsyan, Ermenistanlı, dilbilimci

Alber Keşişoğlu, İstanbul Ermeni toplumunun Ermenistan’a ve Ermenistan’daki gelişmelere uzak kaldığını düşünüyor: “Buradaki Ermeniler, bağımsız bir Ermenistan Cumhuriyeti’nin ortaya çıkmasına, Halepli, Lübnanlı bir Ermeni kadar sevinemedi sanki. Oradaki insanlarla bire bir iletişim içine girmekten, yakınlaşmaktan, çekiniyor gibiler.” Ermenistan’a hep bir sempati duyduğunu, çocukluk yıllarında bile Ermenistan radyosunu dinlemeye çalıştığını, Doğu Ermenicesinin tınısının ilgisini çektiğini söyleyen Keşişoğlu anlatıyor:
“En sonunda gittim Ermenistan’a. Tüm Ermenistan’ı eşim gezdirdi bana. Sevdim, insanların kültüre bu denli önem vermelerine hayran oldum. Benim evleneceğim kadında istediğim özelliklerden biri de Ermenice bilmesi, Ermeni kültürüne yakın olması ve çocuğumun Ermenice konuşabilmesiydi. Eşimle evlilik kararı aldığımızda, yakın çevremden ‘Ermenistanlı mı buldun bula bula!’ gibi tepkiler aldım. Olumsuz değerlendirenler çok oldu evliliğimi. Yakın çevremden, Ermenice bildiği halde ‘Bu dili anlamıyorum’ diyenler, yadırgayanlar oldu. Yeme içme alışkanlıkları bile sorun yarattı. Ermenistan usulü pişen yemeklerin farklı bir lezzeti oluyor. Bu çok komik, çok tutucuyuz, yemeğin biraz farklı tatta olması bile karşı tarafı ötelemek için yeterli. Hor görme, beğenmeme için yemeğe konan salça bile done olabiliyor.

Eşim İngiliz Filolojisi mezunu. Ermenice dışında çok iyi İngilizce, Fransızca ve Rusça bilir, ama gelin görün ki bir Ermeni tanıdığıma eşimden bahsettiğimde onu hor görüyorlar. ‘Ermenistanlının en iyisi buranın en kötüsünden daha kötüdür’ inancı yaygın. Ermenistanlı bir kadının iyi niteliklere sahip olabileceği, uluslararası standartlarda eğitimi olabileceği kabul görmüyor. Bu fikirleri taşıyan, cemaat mensubu kadınlarımız belki lise mezunu bile değil ne yazık ki. Eşim cemaatle çok samimi olamadı, ‘Ermenistan’da su var mı, elektrik var mı? gibi tuhaf sorulardan bıktı. Kullandığı dili anlamıyorlar genelde. O da artık böyle durumlarda İngilizce konuşuyor. Oysa bugün yok olan Ermenice düşünüldüğünde, Batı ya da Doğu Ermenicesi arasında seçim yapmak gibi bir lüksümüz olmamalı. Aslında Doğu Ermenicesini anlamamanın çok daha rasyonel bir sebebi var, o da Batı Ermenicesini yeterince bilmemek. Buranın Ermenicesini iyi bilen, oranınkine de hemen uyum sağlayabiliyor, sohbet edebiliyor.”
Alber Keşişoğlu, Ermenistanlıların, eskiden kendilerinin de sahip olduğu Anadolu geleneklerini devam ettirdiklerini düşünüyor: “Borç alıp size muazzam bir masa kuruyorlar, kendileri yemeyip misafire yediriyorlar. Bunlar bizim unuttuğumuz, ‘şehirli’ kimliğimize ters düşen şeyler artık. Tabii ki ayrıştığımız taraflar var. En önemlisi cenaze ve düğünler, kuşkusuz. Kilise bizim için bu seremonilerdeki en esas unsur, olmazsa olmaz. Orada ise bizdeki kadar hayatın içinde değil, çünkü dini bir toplum değil Ermenistan toplumu; insanlar çok dünyevi. Bir Sovyet mirası bu. Yadırgasak bile anlamaya çalışmalıyız. Dini yasakların söz konusu olduğu bir geçmişten, kendini Kilise üzerinden tanımlamayan, buna ihtiyaç duymayan bir toplumdan bahsediyoruz; Ermeni’yseniz Ermeni’siniz, Kilise’ye ihtiyacınız yok. Kadın-erkek eşitliği konusunda da farklılıklar var. O toplumda kadınlar çok daha özgür; kadın işi – erkek işi ayrımı yapmıyorlar, her işe giriyorlar. Bu anlamda, eşitliği sadece hakları kullanmak değil, hayatı paylaşmak ve sorumluluk üstlenmek açısından da alıyorlar. Burada bile çalışanların çoğu kadın, gördüğünüz gibi.”
Keşişoğlu’nun en çok şikâyetçi olduğu konu, Türkiye’ye gelen bütün Ermenistanlıların aynı kefeye konması: “Cemaatin bir kısmı her Ermenistanlıya hırsız yaftası yapıştırıyor. Bu çok acımasızca. Her toplumda hırsız da var, suçlu da, ama her gördüğünüze potansiyel hırsız muamelesi yapamazsınız. Ayrıca, İstanbul’da gördükleri Ermenistanlıların tüm Ermenistan’ı yansıttığını nerden biliyorlar?”
Alber Keşişoğlu’nun eşi Arevik Sargsyan, İstanbullu Ermenilerin Ermenistan’ı iyi tanımadığını söylüyor: “Ermenistan’ın iki farklı yüzü var: Geleneksel ve nispeten ‘Doğulu’ olarak adlandırabileceğimiz yüzü ile, Batı’ya açık ve Batılı yaşam tarzını benimseyen yüzü. Diaspora’nın ve tabii ki İstanbul Ermeni toplumunun ‘muhafazakâr’ olarak nitelendirebileceğimiz bir kesimi, Ermenistan’ın Batılı tarzını yadırgıyor, zihinlerinde oluşturdukları Ermenistan tasavvuruna uygun bulmuyor. Ermenistan’ın sadece halk müziği dinleyen, dünya edebiyatı ile ilgilenmeyen, geleneksel yemekler ve eğlence anlayışı ile sınırlı bir yaşam tarzı yok. Rock ve caz müziği son derece geniş bir kesim tarafından ilgiyle izleniyor. 24 saat caz yayını yapan radyo kanalları dahi var. Dünya kültürü ve edebiyatı Ermenistan toplumu üzerinde o denli etkili ki, Batı edebiyatının önemli eserlerinde yer alan karakterlerin isimleri (örneğin, Shakespeare’in oyunlarının ünlü karakterlerinden ‘Hamlet’ ve ‘Ofelya’) Ermenistanlılar tarafından da kullanılıyor. Benzer şekilde, Batılı tarzda restoranlar, diskolar ve diğer eğlence yerleri, özellikle gençlerin rağbet ettikleri mekânlar.”
“Gururundan ödün vermeden çalışanlar çok”
Lilit Gasparyan, İstanbul’a bir yıllık bir öğrenci değişim programıyla gelmiş, Mimar Sinan Üniversitesi’nde okuyor; aynı zamanda Ermenistan’daki Yerkir medya ajansının İstanbul muhabiri.
“Bana göre Ermenilerin kendilerini yaşadıkları şehre ya da bölgeye göre ayrıştırmaları çok üzücü. Ermenistanlı, Amerikalı Ermeni, İstanbul Ermenisi, Gümrulü, Yerevanlı… Şu anda İstanbul’da çalışan kadınları ben ikiye ayırıyorum. Birinci grup her şeyini, kimliğini unutup her şeyi iş ve para için feda edebiliyor. Diğer grup ise ne olduğunun, kim olduğunun farkında ve bunu geçici bir süre olarak kabul etmiş. Bana göre ‘Ermenistanlı’ kimliği İstanbul’da çok yanlış şekilde tanıtılıyor. ‘Ermenistanlı’, gerçekte üç kuruş için Türklere ya da İstanbullu Ermenilere yaranmaya çalışan, zavallı dilenci değil. Ama ne yazık ki, kırsal kesimlerden gelenlerin çoğu bu tip duygu sömürüleri yaparak, Ermenistan hakkında iflah olmaz bir resim çizerek amaçlarına ulaşabiliyorlar. Bunu yanında, gururundan ödün vermeden, sadece mecburiyetten çalışan kadınlar da var tabii ki.
İstanbul Ermenilerinin bu kadınları doğru anlamadığını, onlara yukarıdan baktıklarını ve onlardan yararlandıklarını düşünüyorum. Bazen benim bile Ermenistanlı olduğumu unutup, kendi çalışanları hakkında bana şikâyetlerde bulunuyorlar. Sözüm tüm cemaat için değil; ben zaten yekpare bir Ermeni cemaati olduğunu düşünenlerden değilim. 7 aydır İstanbul’da yaşıyorum, cemaatle oldukça iyi ilişkiler içindeyim. Bir tarafta Ermenistan ile yatan kalkan, tatillerini orada geçirmek için gün sayan insanlar görüyorum; diğer taraftan, dünyanın birçok yerini gezmiş olan ama Ermenistan’ın adını bile duymak istemeyenler var. İşte bunu anlamakta zorlanıyorum ben.”

“Çocuklarım için”
A.K. – 48 yaşında
İlk kez 1999’da geldim İstanbul’a. Ermenistan’da işsiz kalmıştım. Hiçbir hastanede iş bulamıyordum, Eçmiadzin’de evlerde çalışma imkânım yoktu. Bir komşumuz İstanbul’da çalışıyordu. Gelip gittiğinde sohbet ediyorduk. Zengin bir ailenin evinde yatılı temizlikçi olarak çalışıyordu, kazandığı para da Ermenistan’da asla kazanamayacağı bir paraydı. Bir gün bana ‘Gelirsen sen de orada hasta bakıcı olarak çalışırsın’ dedi. O gittikten sonra uzun süre düşündüm. O arada da oğlum evlenmek istedi, babasını zaten çok önce kaybetmiştik. Bu işi onlar için yapmam gerektiğine karar verdim ve İstanbul’a doğru yola çıktım. Biz zor seneler geçirdik; Sovyetler dağıldı, ülkedeki sistem parçalandı. Eskiden herkesin bir maaşı vardı ve o maaş ona yeterdi. Sonra her şey çöktü, bankada parası olanların paraları bir gecede hiç oldu. İnsanlar Amerika’ya bir uçak bileti için evlerini sattılar. Deprem oldu, Karabağ Savaşı başladı… Bazen düşünüyorum da, belki ben, burada gözden ırak çalışarak çocuklarıma para gönderirsem onların hayatları iyi olur. Benim elimden gelen bu, başka bir şey yapamam. Bizi düşman ilan eden, bizim düşman gördüğümüz bir ülkeye gelip çalışıyorum, daha ne yapabilirim ki?

“Ermeniler bizi hor görüyor”
A.K. – 38 yaşında
Türkler, yani siyasetle ilgisi olmayanlar pek karışmıyorlar bize, ama bazen polis ve diğer görevliler çok sorun çıkarabiliyorlar, neler duyuyoruz… Ermeniler ise tamamen farklı, dışarıdan bakanlar bizlerin arasında dayanışma olduğunu zannediyorlar ama yok öyle bir şey. Buradaki Ermeniler bize çok hor davranıyorlar, bizi kendilerinden saymıyorlar. Onlara göre biz köylüyüz, hiçbir şey bilmeyiz, ama bilmiyorlar ki, bizim evlerimizde televizyon varken onlarda yoktu… Ben bugün bu işi yapıyorum ama yarın kimin ne yapacağı belli değil. Büyük konuşmamak, kimseyi horlamamak lazım…

“Kendi ülkemi küçültmüş gibi hissediyorum”
S.T. – 39 yaşında

Türklerle pek problemim var diyemem, ama bir gerçek de var, ben ve benim gibiler burada günlük hayatın içinde değiller. Benim muhatap olduğum Türkler bakkal, manav veya kuru temizlemeci, o insanlar da zaten ticaret yapmanın peşindeler. Ne olabilir ki, Ermeni olduğum için bana mal satmayacaklar mı?
Komşularla olan ilişkilerde bazen şu oluyor, Türk komşularımız ‘Bakın ne kadar misafirperveriz, ne iyilikseveriz, biz olmazsak haliniz yaman’ gibi şeyler söylüyorlar. O zaman utanıyor insan, kendini suçlu gibi hissediyor, sanki ülkesinin yüzünü kara çıkarmış, onu başka ülkede küçültmüş gibi… Fakat eskiden bizim ülkemizde de refah vardı, insanlar rahat yaşarlardı. Ermenistan’da şimdi de işini yoluna koyan para kazanıyor, fakat ben ve benim gibilerin başına talihsizlikler geldi.
“Torunum gibi baktım o çocuğa”
K.H. – 53 yaşında
İlk geldiğimde birkaç senelik evli bir çiftin evinde çalıştım, bebek bekliyordu evin hanımı. Çocuk doğunca da bakıcısı olacaktım. Çok iyi bir kızdı. Birkaç ay sonra doğum yaptı, beraber bakıyorduk bebeğe. Eşi de çok iyi bir insandı, bana hizmetçi gibi değil, evin bir insanıymışım gibi davranıyorlardı. Ben de, inanın, kendi torunum gibi baktım o çocuğa. Sonra, artık benim kadersizliğimi onlara da mı bulaştırdım, bilemiyorum, işleri iyi gitmemeye başladı hanımın eşinin. Evlerini bile sattılar. Bu durumda beni de işten çıkartmak zorunda kaldılar. Çok ağladık ayrılırken. Üç sene çalıştım onlarla, ayrıldıktan sonra Yerevan’a dönmeyi bile düşündüm, ama yapamazdım, çalışmaya ihtiyacım vardı. Başka bir ailenin yanında çalışmaya başladım. Orada üç ay çalışabildim, sonra başka bir ev, sonra bir başkası… Şimdi çalıştığım yerdeki insanlar da iyi insanlar, hor görmüyorlar beni.
“Ermenistan’da temizlikçilik
yapamazdım”
M.Z. – 44 yaşında
Ermenistan’da kalmayı çok istedim, ama burada yaptığım işleri orada yapmazdım, yapmak istemezdim. Çalışmanın tabii ki utanılacak tarafı yok, ama sonuçta çocuklarım var, onlar için ‘Anneleri temizlikçidir, tuvalet temizler’ demelerini istemedim.
Hemen hemen herkesin bir uzmanlığı vardır Ermenistan’da, ama iyi eğitimi olanlar başka ülkelere gittiler – Amerika’ya, Avrupa’ya veya Rusya’ya… Buraya gelenlerin tek amacı var, o da para kazanmak. Bazıları normal yollarla kazanmaya çalışıyorlar, benim gibi işler yapıyorlar, bazıları da olmadık şeyler. Fuhuşla uğraşan var, hırsızlık yapan var, insanları kandırıp kaçanlar var… Ama herkesi de hırsız yerine koymamak lazım.

“Yolcular Ermeni’ydi, tren Ermenistan’a gidiyordu ama biz Türkçe konuşuyorduk”
Ermenistanlı işçilerin çocukları, konunun belki de en can alıcı yönü. Bu çocuklardan Türkiye’de doğanlar Türkiye ve Ermenistan vatandaşlığına geçemiyorlar ve dolayısıyla, anne-babaları gibi onlar da ‘kaçak’ durumundalar. Oturma izinleri bulunmadığı için ne devlet okuluna ne de Milli Eğitim’e bağlı Ermeni okullarına gidebiliyorlar. 2003’ten beri, Heriknaz Avagyan’ın yönetiminde, Gedikpaşa Protestan Kilisesi’nin bodrum katında faaliyetini sürdüren, ‘okul’ diyebileceğimiz eğitim yuvasında 70 öğrenci ve 7 öğretmen var. Çocuklar o kadar neşeli, o kadar masum ki, onları gördüğünüzde havasız bir bodrum katında olduğunuzu da, çocukların meçhul geleceğini de unutuyorsunuz. Okulda bir anasınıfı ve ilkokulun ilk 5 sınıfı var, ve eğitim mümkün mertebe Ermenistan’daki müfredata paralel şekilde veriliyor.
Heriknaz Avagyan tam anlamıyla bir modern zaman kahramanı. Anlattıkları, insanın gözlerini yaşartan cinsten olduğu halde, onu dinlerken, birkaç idealist insanın çabaları ve aldıkları riskler sonucu 70 çocuğun kazanılmasının ne büyük iş olduğunu anlayıp, mutlu oluyor, Heriknaz’la övünüyor insan.
Heriknaz, İstanbul’a 2002’de, çalışmak için gelmiş. “Herkes gibi, bir aylık turist vizesiyle geldim, Ermeni bir ailenin yanında çocuk baktım. Memnundum onlardan, ama çalışma şartları çok sıkıydı, sadece Pazar günü çıkmama izin veriyorlardı. Buraya çalışmaya gelen tüm kadınların karşılaştıkları sıkıntılarla ben de karşılaştım. Örneğin, işe girerken çocuk bakıcısı olarak başlıyorsunuz, daha sonra temizlik ve yemek de yapacağınız söyleniyor. Ama ben her şeyi göze almıştım. Yanında çalıştığım kişi öğretmendi, bilinçli bir kadındı. Çocuğunun Ermenice öğrenmesi onun için çok önemliydi, bu yüzden diğer Ermenistanlı kadınlara göre çok şanslıydım.” Avagyan, okulun hikâyesini şöyle anlatıyor “Bezciyan Okulu’na başvurmuş kadınlar, ‘Çocuklarımızı okula kabul edin’ diye. O bölge Ermenistanlıların en yoğun yaşadıkları bölge. Okul yer veremiyor ama Gedikpaşa Protestan Kilisesi yöneticilerinden Krikor Ağabaloğlu, 2003 yılında, çocuklara yer vermeyi kabul ediyor. Beni o zaman çağırdılar, ‘Okula öğretmen olur musun?’ dediler. Diplomamı getirmiştim. Yerevan’da sınıf öğretmeni olarak çalışmıştım, mesleğimi yapacağım için mutlu oldum. Derli toplu bir okul, sınıflar, öğrenciler, karatahta bulacağımı düşünmüştüm. Buraya geldim, 7 çocuk vardı bu bodrum katta, başka hiçbir şey. O an anladım, burası okul olacaksa, onu ben yapacaktım. Kardeşime mektup yazdım, kitaplar istedim Ermenistan’dan, kargoya ‘Çocuklar için, okuma-yazma öğrenmeleri için’ demiş ama kimse umursamamış, ‘Yük yüktür’ demişler. Cemaatten bir yardımsever 50 dolar yardım etti bize o zaman, kargo parasını ödedik, getirebildik kitapları. Çocuklar o zaman aralarında Türkçe konuşuyorlardı, oyun dilleri Türkçeydi. Sokak arkadaşları Türk ve Kürt çocuklardı. İlk geldiklerinde küçüktüler, birlikte oyun oynuyorduk. Sandalyeleri diziyor, tren yapıyorduk; başta oturan ‘Bu tren, Ermenistan’a gider!’ diyordu. Yolcular Ermeni’ydi, Tren Ermenistan’a gidiyordu ama biz Türkçe konuşuyorduk…”
Sonraki senelerde öğrenciler arttıkça sınıflar oluşturmaya başlamış Heriknaz. İkinci yıl yeni bir öğretmen almışlar. Küçük bir ücret karşılığında kabul ettikleri çocuklardan durumu iyi olmayanlara indirim yapıyorlar. Heriknaz, şartlar zor olsa da insanların çocuk isteklerinden vazgeçmediğini, ve kendisinin bunu anladığını söylüyor. “Bir gün bir Ermeni kilisesi bize ne ihtiyacımız olduğunu sordu. O zaman yer sorunumuz olduğundan, yer talep ettim. Kilise, vakıf üyeleriyle toplantı yapılmasını istedi. Üç saatlik bir toplantı yaptık, uzun uzun anlattım. Birçok konuda çekinceleri vardı. ‘Çantayla gelmesinler, tehlikeli olur’, ‘Kitaplarını poşete koysunlar’… En sonunda da, başlarına bir şey gelir diye yardım etmekten vazgeçtiler. Saygı duyuyorum kararlarına, ama burada çocukların geleceği söz konusu. Çocukları sınıflara ayırıp ders yapıyoruz, ama maalesef resim, müzik ve beden eğitimi öğretmenlerimiz yok. Diploma veremiyoruz, üniversite bu çocuklar için bir hayal. 5. sınıfı bitiren her öğrencinin annesine anlatıyorum, ‘Çocukları Ermenistan’a gönderin, eğitimlerine devam etsinler, gelecekleri için’ diyorum. Vartan diye bir öğrencim vardı, çok zeki, çok çalışkan. Göndermedi ailesi onu Ermenistan’a, burada kalıp çalışmak zorunda kaldı, kuyumcu oldu, ama hâlâ defterlerini saklıyorum ben, öyle güzel el yazısı vardı ki kıyamıyorum atmaya. Çocukların hayalleri gerçekleşmiyor, kimse onlara ‘Ne olmak istiyorsun?’ diye sormuyor. Erkekler ya kuyumcu ya da fabrika işçisi oluyorlar, kızların durumu ise çok daha kötü. Düşünüyorum, para bulsam, yer bulsam, daha büyük sınıflar kurabilsek, lise öğrencilerimiz de olsa, bir şey değiştirebilir miyim bu çocukların hayatında…”
“Türkler daha makul işler talep ediyor”
Çocuklar kadar anneleri için de üzülüyor Heriknaz: “Onları da suçlamamak lazım. İlk başta kızıyordum Türklerin evlerinde çalışanlara ama sonra anladım, Türklerin yanında çalışmak daha iyi, onlar çalışanlardan makul ölçüde iş talep ediyorlar ve daha çok ödüyorlar. Türkçe bilenler kesinlikle Türk işverenlerle çalışmak istiyorlar.”
“Türk okulu, Ermeni okulu fark etmez, yeter ki bu çocukları gerçek okullara gönderebilelim. Pazar okulları yaparız, dillerini unutmazlar. Batı veya Doğu Ermenicesi de sorun değil, Ermenice Ermenicedir” diyor Heriknaz. Okulun bulunduğu semttekilerin tavrıyla ilgili olarka ise şunları söylüyor: “Çevreyle sorunlarımız oluyor, kötü gözle bakan bir kesim var ama bunun yanında bize iyi davranan esnaf da var. Öğrencilerimi beğenip ‘Çok zeki bu oğlan, çırak verin öğretmen hanım’ diyenler var. Bir keresinde bir manav meyve getirdi çocuklar yesin diye, teşekkür edip aldım, ama çöpe attım sonra, korktum.”

17 Subat Tarihinde Agos Gazetesinde yayinlanmistir.

2000 yılında, DYP lideri Çiller, ABD’de yine bir soykırım tasarısının gündemde olduğu günlerde, “Bu iddialara tepki olarak hükümetin 30 bin Ermenistanlı yasadışı işçiyi sınırdışı etmesi gerekir” demişti. 2005 yılında, Dışişleri Bakanı Gül, Türkiye’deki Ermenistanlıların sayısının 40 bin olduğunu ve bunun Türkiye’nin iyi niyetinin bir göstergesi olduğunu söylemişti. 2006 yılında, AKP milletvekili Yaşar Yakış ile CHP milletvekilleri Elekdağ ve Öymen, bu tip yasa tasarılarının yasalaşmasının önlenmesi için, 40 bin Ermenistanlının sınırdışı edilmesinin doğru olacağını söylediler. 2007’de, Yakış bu teklifi tekrar gündeme getirip sayıyı 70 bin olarak telaffuz etti. Geçen yıl, Başbakan Erdoğan’ın demeciyle sayı 100 bine yükseldi. Bu sayının gerçekten hayli uzak bir şekilde yükseltilmesi, büyük ihtimalle, siyasilerin, Ermenistanlı göçmenler ile Türkiyeli Ermenileri karıştırmasından ileri geliyor. Bu durumu, herhalde cahillikle değil, iyi niyet eksikliğiyle açıklamak gerekir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s