YAVUZ:Emniyet çözüm istiyor, çünkü sürekli dayak yiyor”

Emniyet çözüm istiyor, çünkü sürekli dayak yiyor”

Emniyet çözüm istiyor, çünkü sürekli dayak yiyor”

ALIN OZINIAN “Bi’ Ermeni Var… Hrant Dink Operasyonu’nun fiifreleri” adlı kitabın  yazarı Adem Yavuz Arslan, 1974’te Silifke’de doğdu. Foto muhabirliğinden savaş muhabirliğine kadar gazeteciliğin her alanında çalıştı. Özellikle terör, güvenlik, organize suçlar, askeri konularda bugüne kadar çok sayıda yazı, araştırma ve habere imza attı. Halen, Bugün Gazetesi Ankara Temsilcisi, köşe yazarı, ‘Temsilciler Meclisi’ adlı tv programının yapımcısı, moderatörü.

 

“Kitapla her şeyi çözeceğimi iddia etmiyorum. Ama bugüne kadar bakılmayan alana, cinayetin öncesine ve kurgulanan büyük senaryoya bakma ihtiyacından hareket ettim” diyen Arslan’la, dördüncü yılında hâlâ  içimize bir damla su serpeme-miş soruşturmanın gidişatından Dink cinayetinin Ergenekon yapılanması ile ilişkisine, cinayetin hazırlık aşamasından davaya bakış açısının değiştirilmesine kadar pek çok şey konuştuk… Yargı mekanizmasının araştırmacı bir gazeteci kadar bile ilerleyemediği bugünlerde, Arslan’ın bu ilk kitabı belki de davanın seyrini olumlu yönde etkileyebilir…

Emniyet içi hesaplaşma

• Hrant Dink cinayeti ile ilgili “Bi’ Ermeni Var” adlı kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Aslında bu bir tepki. Yargıya, medyaya, siyaset kurumuna tepki. Cinayetin üzerinden dört yıl geçti, bir arpa boyu yol alınmadı. Soruşturmayı yürütenler ‘milliyetçi duygularla hareket eden bir grup’ deyip örgüt bağlantısını yok sayıyorlar. Bu hem Dink’in anısına saygısızlık, hem de bizlere hakarettir. Cinayetin olduğu günden bu yana hep “kimin ihmali var?” tartışması yapıldı. Maalesef başka hesaplar üzerinden hareket edildi. Öte yandan, ‘ne olursa olsun bu işin çözüleceğini’ söyleyenler gerçeklerle yüzleşme cesareti gösteremediler.

• Dink cinayetinde sanki bir Omerta, yani ‘sessizlik yemini’ olduğundan, bir bakıma herkes cinayetin hikâyesini bildiğinden, ama iç içe geçen daireleri birleştirecek somut delillerin bulunmasına çalışılmadığından bahsediyorsunuz.

Herkes cinayetin üç beş milliyetçi gencin tarafından işlenmediğini biliyordu. Ama delil yoktu. Doğrusu delilleri arayacak yere bakan da yoktu. Yargı, polis, jandarma ve MİT sessizlik yemini etmiş gibiydi. Ergenekon tarzı yapılanmaların en temel özelliği gizliliktir. Zaten Ergenekon iddianamesinde de bu durum anlatılıyor. Örgüt tetikçi kanadını hücreler şeklinde yapılandırdığı için, kendilerini azmettiren şahıslardan bile haberdar olmuyorlar. Bu davadaki en büyük zorluk o. Kaldı ki devletin kurumlarının bu dosyayı çözmek isteyip istemediğinden emin değilim. Özellikle jandarma ve MİT’in sessizliği sanki perdenin kalkmasını istememelerinden kaynaklanıyor.

• Peki ya Emniyet?

Esasen Emniyet bu süreçte denetlenen tek kurum… Didik didik edildi Emniyet. Emniyet istihbaratı 26 kez denetimden geçti. Ama ne MİT in ne de Jandarma’nın arşivine hiç girilmedi. Güvenlik bürokrasisinde ekipler, ekoller ve devreler önemlidir. Bu gruplar arasında her zaman çekişmeler ve mücadeleler olur. Dink olayının talihsizliği şurada, Ramazan  Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer bir ekip. Karşılarında Hanefi Avcı, Sabri Uzun, Ahmet İlhan Güler ekibi var. Dolayısıyla emniyetteki kavgada aslında muhtelif şekillerde tasfiye edilen (Emin Arslan, Hanefi Avcı, Sabri Uzun ve A. İlhan Güler) ekibi, mevcut ekipten intikam almaya çalışıyor. Açıklamalarını o gözle değerlendirmek lazım.

Emniyetin tavrına gelince. Emniyet çözüm istiyor, çünkü sürekli dayak yiyor. Dink cinayeti öncesi Emniyet’te ihmal var. Ama bu ihmal Dink hakkında koruma sürecini başlatmayan İstanbul’da yaşanmış. Trabzon’un da Erhan Tuncel’i Yardımcı İstihbarat Elemanı olmaktan çıkarınca İstanbul’u ve Ankara’yı uyarması gerekiyordu. Ankara da YİE’likten Erhan’ın çıktığını görünce koordinasyon görevini yapmalı ve İstanbul’la Ankara’yı uyarmalıydı. Yani bir dizi ihmal veya bir başka tabirle gevşek çalışma olmuş. Ama burada asıl İstanbul’un koruma sürecini başlatmaması problem. Çünkü işleyişe göre koruma süreçlerini iller başlatıyor.

Emniyet, özellikle de genel müdürlük sis perdesinin kalkmasını istiyor. Çünkü öyle bir kamuoyu oluştu ki sanki Emniyet Dink cinayetine göz yumdu. Hayır, göz yumma yok. Biraz sistemik, sorun biraz da gevşek çalışma eklenince bu sonuç kaçınılmaz oldu.

• Hrant Dink cinayeti size göre nasıl okunmalı?

Dink cinayetine giden yolun 2004’te başladığını söylemek bizi doğru resme götürmez. Çünkü Türkiye’de devletin kuruluşu ve yaşamı temel birtakım dinamikler üzerinde duruyor. Bunların başında da ‘iç düşman’ geliyor. 2000’li yılların hemen başında MGK tarafından gündeme getirilen misyonerlik ve azınlık karşıtlığı projesi var. Ak Parti’nin iktidarının daha ilk ayında MGK yeni bir tehdit olarak misyonerliği ve azınlıkları belirliyor. Düşünsenize, bayram değil seyran değil bir anda bir ‘din elden gidiyor’ çocuklarımız Hıristiyanlaştırılıyor yaygarası başlatılıyor. Bir de bakıyorsunuz, Kızılay Meydanı’nda, Taksim meydanında İncil dağıtanlar türüyor. Ekranlar bu tartışmalardan geçilmiyor. Sahte papazlar ortaya çıkıyor. Yani Hanefi Avcı’nın deyimiyle ortam ısıtılıyor. Ortam ısıtılınca da bir hedef lazım. Maalesef hedef olarak da Dink seçiliyor.  Bence Dink’in hedef seçilmesinde Ermeni olması, gazeteci olması önemli bir etkendi. Fakat buradaki Ermenilik ‘ırk’ temelli bir yaklaşım değil. Maksimum fayda sağlayacak bir figür olmasından kaynaklanıyor. Bir Ermeni gazeteciyi vurarak neler kazanırsınız: Zaten soykırım tartışmaları var, zaten azınlıkların sorunları var, bir de milliyetçi bir genç, Ermeni bir gazeteciyi öldürüyor. Bundan daha güzel bir psikolojik harekât olabilir mi?

MGK’nın ‘gayri milli          tehdit’i: Misyonerler ve  Ermeniler 

• Cinayeti Ergenekon planının bir parçası olarak düşünürsek, genel Ermeni düşmanlığının ve Dink’in hedef haline getirilmesinin önemi neydi?

Özelinde Dink’in, genelinde ise azınlıkların hedef haline getirilmesinin arkasında klasik bir kural yatıyordu. Zıt kutuplar birbirini besler. Ak Parti’nin iktidara geldiği yıllarda tehdit belirleyici (MGK) yeni bir dil geliştiriyordu. O da Ulusalcılık’tı. Ayrıca ‘gayri milli bir tehdit’ gerekiyordu. O da bulundu. Azınlıklar, misyonerler ve Ermeniler.

Türkiye’deki ulusalcı dalgayı beslemek, cephe oluşturmak için de Ermenilere saldırılar arttı. Normal şartlarda tartışılmayacak haberler ya da yorumlar manşetlere taşındı. Türkiye’nin sinir uçlarına dokunuldu. Maalesef burada medyanın da hatırı sayılır bir günahı var. Özellikle de merkez medyanın…

• Dink’in hedef gösterildiği dönemde, Türkiye’de gayrimüslim dini lider veya cemaat başkanlarına yönelik suikast planları yapıldığına dair bilgiler de var.

Ulusalcı kampanyanın gemi azıya aldığı ve MGK planlarının uygulandığı 2004-2007 yıllarında Türkiye’deki kiliseler ve azınlık kuruluşlarına yönelik sözlü-yazılı tehdit, fiili saldırı, yazılama ve molotoflama türü saldırı olaylarında toplam 110 vaka kaydedilmiş. Sadece 2007 yılında bu tür vaka sayısı 37. Ama Ümraniye soruşturmasının Veli Küçük’ün tutuklanmasıyla Ergenekon soruşturmasına döndüğü 2008’den itibaren müthiş bir düşüş başlıyor. 2008’de vaka sayısı birden 11’e geriliyor. 2009’da 8’e. Ve 2010’da da 8’de kalıyor. Bu  tablo da gösteriyor ki kaynak kurutulmuş.

• Ama 2010’da Episkopos Padovese öldürüldü. Kaynağın kuruduğunu bu kadar kolay söyleyebilir miyiz?

Kastım şu: Bu tip saldırıların arkasında kitapta anlattığım türden bir kurgu vardı. Organize saldırılar, koordineli eylemler bu yapının eseriydi. Veli Küçük ve ekibinin tutuklanmış olması büyük darbe vurdu. Büyük oranda bu tip saldırıları engelledi. Ama tabii ki tamamen bitmiş de değil. Sonuçta yaygın ve gizli bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Bunun yanında bireysel saldırılar da olabilir. Çünkü ‘yaygın propaganda’ o kadar güçlüydü ki medyada ki anti misyoner dalgadan etkilenen ‘yalnız kurtlar’ her zaman çıkabilir. Bu açıdan bakılırsa tek kaynak Ergenekon gibi gözükmeyebilir. Ama şurası da kesin, o yaygın propaganda da aynı merkezin eseriydi.

• Yargılamadaki aksaklıkları Ergenekon sürecine bağlamak ne kadar doğru? Sonuçta cinayet öncesi alınan yargı kararlarında da Dink’e ayrımcılık yapıldığını görüyoruz.

Bu konu biraz Türkiye’nin devlet yapılanması ile ilgili. Tehdit belirleyici ve yönlendirici konumdaki MGK bir konuda ‘tehdit’ bulursa, sanki düdük çalınmış gibi herkes kendine yeni bir pozisyon alıyor. Maalesef ilgili bürokratlar da öyle davrandılar. Ayrıca unutmamak lazım ki Ergenekon belgelerinde ‘yararlanılacak yargı mensupları’ listesi bir hayli uzun. Durumdan vazife çıkartacak çok savcı ve hakim var.

• Dink suikastını  derin kurgulanmış bir planın sadece ambalajı haline getirenler, dikkatimizi dağıtıp resmin genelini görmemizi engelliyorlar mı?

Bunu da çok başarılı yaptılar. Jandarma ve MİT çok kıvrak bir şekilde kendilerini dışarı attı. Oysa Ogün Samast’ın hazırlanması, silahın  bulunması, İstanbul’a gelişi ve cinayet sonrası delillerin toplanmasında büyük bir karartma yaptılar. Çok ustaca Emniyet’in ihmallerini tartıştırttılar. Oysa Ogün’ün, Yasin’in, Erhan’ın ve Tuncay’ın yani cinayette yer alan ‘esas oyuncuların’ etrafı jandarmayla örülmüş. Ogün İstanbul’a doğru yola çıkarken ne tesadüfse Ogün’ü de iyi tanıyan bir jandarma otobüsle İstanbul’a gidiyor. Yine ne tesadüfse o jandarma astsubayı Ogün’ün dayısının olduğu Bayrampaşa’da görülüyor. Ne tesadüfse Jandarma muhbiri Coşkun İğci’ye kimse Samast’ı tanıyor musun demiyor.  Yine ne tesadüfse Tuncel’e kimse ‘polise çalışırken aynı dönemde jandarma ile 150 kez ne telefon görüşmesi yaptın, görüşmelerin neden periyodik ve ilgisiz saatlerde’ diye sormuyor. Kısacası bu dosya ‘bir cinayet nasıl çözülmez’in örneği diye ders olarak okutulmalı.

Malatya ve Dink               cinayetleri aynı projenin parçası

• Peki ama Samast İstanbul’a geldiğinde kendisini kimlerin karşıladığının Emniyet tarafından bilindiğine dair bilgiler de yayınlanmadı mı? Emniyet bu hazırlık sürecinin dışında tutulabilir mi?

İstanbul’da Samast’ı karşılayanlar, ifadede geçen Orhan vs, internetten tanıdığı kişiler. En azından şu andaki bilgi o yönde. Edindiğim izlenim şu: Emniyet olayı okuyamamış. Cinayet planını edinmiş ama işin ucu 2006 yazında kaçmış. Erhan Tuncel’le çalışan istihbarat elemanı tayin olmuş, yerine gelen askere gitmiş, sonra gelen Tuncel’le frekansı yakalayamamış. Zaten bence Emniyetin en büyük ihmali şurada: Erhan Tuncel jandarmaya kayınca ajanlıktan çıkartıyorlar. Ama o çıkartma sonrasında alarm durumuna geçmeliydiler. Yani İstanbul’u arayıp ‘bakın ajanımız artık yok. Dink tehlikede olabilir’ demeleri gerekirdi. Ankara’yı uyarıp ‘bu grup artık kontrolsüz’ demeleri gerekirdi.  Emniyetin en büyük ihmali orada.

• Santoro-Malatya ve Dink cinayetleri arasındaki bağı nasıl açıklıyorsunuz?

Hepsi aynı projenin bir parçası. İlk kez kitapta okuyacağınız bir gizli tanık ifadesi var. Savcılara ifade veren gizli tanık -anlattıklarından olayların tam göbeğinde olduğu görülüyor- her şeyi anlattı. Santoro, Dink ve Malatya cinayetlerinin aynı projenin parçası olduğunu gösteren somut ifadeleri var. Hatta Malatya cinayetinin içinde o dönemin alay komutanının, il jandarma istihbarat komutanının ve birkaç sivil akademisyenin olduğunu da anlatıyor. İşin garibi bu tip toplantılardan birinin ses kaydı da mevcut.  Tanığın anlattıklarına göre Malatya cinayetleri ‘korkutmak’ için planlanmış. Hatta cinayet sonrası dinlemeye şöyle bir ifade takılıyor; “Vurun dedik öldürmüşler.”  Bu gizli tanık ifadesi Malatya cinayetini aydınlatıyor. Kim bilir belki bir gün Dink cinayeti ile ilgili de bir gizli tanık çıkabilir.

• Dink cinayeti derin devletle yüzleşmek ve onu deşifre etmek için elverişli bir dava mıdır?

Kesinlikle. Zaten bu davanın sembolik önemi de burada. Çünkü bu dava çözülürse derin devletin kirli yüzü de ortaya çıkacak.  Bu dosya çözülürse çorap söküğü gibi gerisi de gelir. Bence öyle de olacak. Yıllar sonra Malatya cinayeti ile ilgili bir gizli tanık çıktı ve her şeyi itiraf etti. Bugün itibariyle Malatya cinayeti çözülecek.  O çözülünce de Malatya’dan Ankara’ya bütün halkalar çözülecek. Dink cinayeti de öyle olacaktır. Bir gün bir emekli paşa ‘6-7 Eylül olayları muhteşem bir özel harp operasyonuydu’ türü bir açıklamayı Dink Cinayeti için de yapabilir.

• Dink davası süreci iç politik dinamiklerden ve çekişmelerden nasıl etkileniyor? Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından davanın çözümü konusunda irade görüyor musunuz?

Maalesef bu davanın en büyük talihsizliklerinden birisi de bu konu. Güvenlik Bürokrasisinde ekipleşmeler her zaman olmuştur. Bu dosyada İstanbul ile Ankara arasında bir çekişme var. İstanbul ekibi topu Ankara’ya, Ankara da İstanbul’a atıyor. Ak Parti iktidarı derin yapılar ve kirli örgütlenmelerle mücadele konusunda kendisinden önceki hükümetlere oranla başarılı. Fakat yeterli değil. Çünkü bu yola ya girersiniz ya da girmezsiniz. Eğer derin çetelerle mücadeleye girişmişseniz bitirmek zorundasınız. Kararlı olmak durumundasınız. Ak Parti, Ergenekon’la mücadelede kararlı. Ama daha yapması gerekenler var. Bu dosya da şunu yapmalıydı: Özel bir ekip kurup özel yetkilerle donatarak bu dosyayı sonuçlandırmalıydı. Bunun hukuki gerekçelerini hazırlamalıydı. Çünkü savcılar bin tane dosyaya bakıyor. Arada bu işe de bakıyor. Polis bin tane işe bakıyor, arada savcıdan gelen talebe de cevap veriyor. Oysa tüm mesaisini bu işe harcayacak bir ekip kurulmalı. Çünkü bu dava aynı zamanda bir onur meselesidir. Türkiye bu davayı aydınlatmalı ve onurunu kurtarmalıdır.

 

Bu roportaj  21 Ocak 2011`de Agos Gazetesinde yayinlanmistir.

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s