Pideyi paylaşabilmek

 Pideyi paylaşabilmek… Alin Ozinian – Araştırmacı-Yazar 21/08/2011

Ramazan’ı ilk keşfettiğimde yaklaşık 7 yaşımdaydım. O yaşlarda bayramlar ve ritüeller kendi çocuk takvimime göreydi, bayramların gelişini kestirebileceğim ipuçlarım vardı. Evimizde bahar aylarında yumurta boyanırdı, annem sakızlı çörek, anneannem midye dolması yapardı, bu işaretler paskalya yaklaşıyor demekti, paskalya uzun bir okul tatili ve çikolatadan tavşanlar demekti. Yılbaşı mutlaka soğukla gelirdi, çam ağacı, renkli ışıklar, anuş-abur* kokusu olurdu bu seferki ipuçlarım. Bayramları kendi kafamda birkaç gruba ayırmıştım, ilki sırf bizim ailemizde, bizim kutladıklarımızdı. Sessiz ve sakin geçerlerdi ve misafirlerimiz yalnız biz gibi olanlardı. Hatta yılbaşında çam ağacı pencereden gözükmesin diye, sote bir yere kurulurdu. Boyanan yumurtaların da sokaktaki çocuklara gösterilmemesi tembih edilirdi, laik semtlerin “kibar ve sağduyulu” önlemleriydi bunlar…

İkincisi “bayraklı” bayramlardı. Çocukluk ve ilk gençliğimi geçirdiğim yer, Anadolu yakasının “saygın” nitelendirilen bir semtiydi. Moda’da özgür, rahat ve liberal komşularımızın yanı sıra “patolojik” laikler de vardı. 23 Nisan, 10 Kasım, 29 Ekim gibi tarihlerde babam mutlaka Türk bayrağını balkonumuzdan asardı. Bir gün balkondan bakınca, sadece birkaç komşunun bayrak astığını gördüm ve “Onlar asmıyor biz niye asıyoruz baba?” diye sordum. “Bizim asmamız gerekli” cevabını uzun süre anlamamıştım. Bu, bizim “patolojik” cumhuriyetçi komşularımız karşısında “Evet, evet biz de Cumhuriyetçiyiz, evet biz de Kemalistiz…” demenin kısa yoluydu. Komşular arasında herhangi bir laf-söz, tatsızlık hatta “yanlış anlamayı” ortadan kaldırmak için başvurulan bir stratejiydi. 8 yaşında anlam vermediğim bu “bayrak asma takıntısını” lisede 6-7 Eylül olaylarını anlatan bir kitapla tekrar hatırladım. Olaylar sırasında Pera’daki Ermeni, Rum ve Musevilere ait olan dükkânlarda içlerinde Türk bayrağı olanlara dokunulmamış, onlar yağma edilmemişti. “Demek ki bu bir takıntı değil, bu bir savunmaymış…” kanaatine varmıştım.

Üçüncü grup bayramlara gelince, bunlar herkesin beraber ve yüksek sesle kutladığı bayramlardı. Bizim tam anlamıyla kutlamadığımız ama “duygusal” ve “lezzetli” taraflarından yararlandığımız bayramlar. Ramazanların en güzel tarafı pideydi benim için, seneler sonra Ermenistan’a geldiğimde hemen hemen Ramazan pidesine benzeyen ve “Matnakash” adı verilen ekmeği keşfettiğimde çok sevinmiştim, ama üzerinde susam olmaması kendisinden beni hızlı bir şekilde soğutmasına sebep olmuştu. O yıllarda sevdiğim diziler ortalarında kesilip bir çiçek, ya da böcek fotoğrafının ekranı kaplamasına olan isyanımı babaannem, orucun ne olduğunu anlatarak hafifletmişti. Ardından eklemişti: “Biz de oruç tutuyoruz Paskalya’dan önce, hatırladın mı? Ama bizimkinin tarihleri başka.” Bu “bizimki” – “onlarınki” durumları hem kafamı karıştırıyor hem de kıskançlığa neden oluyordu. Kuzenim kendisine vitrinlerde gördüğü asalı-şapkalı sünnet kıyafetinden istiyordu mesela, ona bunun bizim âdetimizde olmadığı, kendisinin küçükken vaftiz olduğunu o zaman çok güzel elbiseler giydiği anlatıldı ise de o, mağaza vitrinlerinde gördüğü kıyafetleri giyemediği için sinirlenmişti… Türkiye’de Ermeni bir çocuk olmanın çok az sayılabilecek avantajlarından biri de, hem kendi dinî bayramlarında hem de resmî bayramlarda okulunun tatil olmasıdır. Bu, belki de iki kültürden ortak olarak yararlanabildiğiniz ve bayramların tadını çıkarabildiğiniz ender anlardandır. Bazen kendi aileniz bazen de dışarıdakiler sizin o dışarıda gördüğünüz, beraber eğlendikleri ve bir şeyler paylaştıkları grubun içine girmenizi engellerler. Kış günlerinden birinde, Ramazan olduğu için pide kuyruğundaydım, kuyruğun sonunda ben ve bizim sokaktan bir oğlan çocuğu vardı. Sıra ikimize geldiğinde mahalle fırınında iki pide kalmıştı, kendisini laik olarak bildiğimiz, dilinden vatan millet Sakarya incileri daim olan fırıncı iki pideyi sarıp diğer oğlanın eline verdikten sonra bana dönüp, “Siz nasıl olsa oruç neyin bilmezsiniz, gavurlar bugün pide yemesin.” dediğinde bu kez gerçekten çok yabancı hissetmiştim. 

RAMAZAN’IN ‘TADI’NA VARMAK

8 yaşında, doğduğum yere yabancılaşmak zorunda kalmak acıtmıştı canımı. Uzun süre kızdım pideye, yemedim, hakkım yokmuş gibi hissettim… Ta ki üniversiteden mezun olduktan sonra eski bir arkadaşımla karşılaştığımda, sohbet ederken kendisinin iyi bir dileği üzerine “İnşaallah” diyene kadar. Arkadaşım şaşırmıştı “Sizin Tanrınız var, o Allah değil ki” demişti. Ne korkunç diye düşünmüştüm; demek ki, “Beyaz Türkler” gibi “Beyaz Müslümanlar” da üremişti. Ne güzel ki, insanlar aynı topraklarda yaşadıkça bazılarının dinsel saydığı günler, yiyecekler hatta tanımlamalar kültürel olmaya başlıyor. Kökleri Anadolu’ya dayanan bir Ermeni, Türkçe konuşurken “Allah” diyor, bunu da kimseye yaranmak için değil, öyle alıştığı için yapıyor. İşte benim 8 yaşımda beklediğim Ramazan pidesi kuyruğu da böyle bir kültürün öğelerindendi, İttihatçı refleksiyle beni öteleyen fırıncının gerçekten inanç sahibi olamayacağını, inançlı bir insanın çocuklara ekmek satarken milliyetçi duygularına yenik düşmeyeceğini anlamıştım çok sene sonra. İnançlı bir insanın 2 kelimesinin arasına “Gâvur, Gâvur icadı, Gâvur ölüsü…” gibi ağır kelimelerini serpiştirip başka dine inanan ehl-i kitaba hakaret edemeyeceğine de inandım.

Son günlerde Ramazan ekranına çıkıp Müslümanlık dersi veren tanımadığımız uzmanların yanı sıra daha önce kadın programlarında boy gösteren; az ama sık yiyin diyen diyetisyenlerin, beslenme uzmanlarının birden ağız değiştirip, bütün gün oruç tutup tek seferde yemenin ne kadar sağlıklı olduğundan bahsetmeleri gibi, her hafta çıplak kadın resmi dağıtan gazetelerin dua veya Kur’an DVD’si dağıttıkları, televizyonların din satıcılığı yaptıkları bu ay, vicdan rahatlatma teknikleri ile bezenmiş, bir nevi dönemsel Müslümanlık mevsimi gibi… Oysa tadına varılması gereken özel bir dönemdir Ramazan. Ramazan, sıcak pide kuyruğundaki bekleyiş, eski günlerdir; televizyondaki Türk filmi, ekranda hızla filizlenen bir çiçek, bayramda kapıya gelen elinde tokmaklı zayıf adam hâlâ benim için. Yüzyıllardır devam eden bir paylaşma dönemi, Müslüman olmasan da, dindar olmasan da, tek dua bilmesen de, güzeldir Ramazan ve tadına varmak için ne Ermeni olmak engeldir ne de Rum… Önemli olan suyu, ekmeği, hayali paylaşabilmek gibi bayramları da paylaşabilmektir.

*Buğday ve tatlı meyveler ile yapılan, aşureye benzer bir Ermeni tatlısı.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s