[Yorum – Alin Ozinian] Dink’in üstü örtülürken: ‘Suç, inkar ve vicdan’

[Yorum – Alin Özinian] Dink’in üstü örtülürken: ‘Suç, inkar ve vicdan’
ALİN OZİNİAN*
19/01/2012

Hrant’ın vurulduğu günü unutamıyorum, vurulmak ve ölmek arasındaki o çok uzun süreç, o gün tuhaf bir şekilde kısaldı. Hrant “vuruldu” dediler, bu aynı zamanda “öldü” demekmiş, o gün anladım.
Yere yığılmış. Bankaya gidiyormuş. Ayakkabısı delik, gözüküyor fotoğraflarda. Yetimmiş, fakirmiş gençken. Beyaz bereli bir çocuk var, katil oymuş. Üzerini gazete kâğıdıyla kapadılar. Mumlar koydular vurulduğu yere, bir sürü insan geldi. Şaşırtıcı derecede çok insan geldi. Ağladılar. Korku, isyan, ümit karıştı birbirine. Çok insan vardı, “Her şeye inat kardeşimsin Hrant!” diyorlardı. Uğraşılacaktı bu cinayetle, açığa çıkacaktı. Haberlerde gördük bereli çocuğu, “Ermeni’ydi, öldürdüm” dedi. Sonra çocuk kahraman oldu, arkasında al bayrak. Hayırlı evlatmış diyenler oldu. Çok yazıldı. Dink cinayetinde kurşunu kendimize sıktık, büyük kayıp denildi. “O adam bize soykırımcı dedi, onun cenazesine giderler, şehit cenazesine gitmezler” diyenler oldu, ne çok şey söylendi, ne çok ses oldu. Üzerini gazete kâğıdıyla kapadılar. Bekledik açılır diye. Beş yıl geçti. Olmadı. Açılmadı.

2000’li yılların ortasında Hrant, Fransız Parla-mentosu’na Ermeni soykırımını kabul eden yasa tasarısı geldiğinde, bunun ‘düşünce özgürlüğü’ açısından ele alınması gerektiğini söyledi ve birçok kişiyi ikna etti, inkârın insanlığa karşı işlenen bir suç olduğundan emin olan, nefret söylemlerini teşvikin önlenmesi için bu yola başvurulduğunu düşünen insan hakları savunucularını bile. Hrant, “Fransa’da ben bu yasayı çiğneyeceğim.” dedi. Katıldığı televizyon programlarında, yazılarında ‘soykırım’ kelimesine yer vermeye başladı, Atatürk’ün manevi kızı “Ermeni’dir” diye uzun uzun yazdı. “Sanki davanın sınırları en başta çizilmişti.” demişti Fethiye Çetin. Aslında cinayet gerçekleşmeden belliydi ne olacağı, İstanbul Vali Yardımcısı’nın kendisini sert bir ses tonuyla Valiliğe çağırması, valilikte biri kadın iki MİT görevlisinin kendisini fütursuzca tehdit etmesi, daha sonra aynı kişilerin zamanaşımı nedeniyle hesap vermemesi, işin içine karışanların daha sonraki yıllarda yükseltilmeleri. 301’den mahkûm oldu Hrant. Kerinçsiz’in gözdesi oldu, çok tehdit mektubu aldı. ‘Tedirginim’ dedi. Kendisi ile ölümünden 1 ay önce yaptığım röportajda “derinler” beni hedef seçti, dedi. Ve öldürüldü.

Dink davası hiç ilerlemedi

Dink davası, aradan geçen zamanda hiç ilerlemedi. On sekiz sanıkla açılan davaya, yoğun çabalar sonucu iki sanık daha dâhil edildiyse de, mahkeme beşinci yılın sonunda sadece en baştaki 18 sanık için ceza istedi. Herkesin bildiği altı pislikle dolu bu “derin” planda tetiği çektirene ulaşılamadı bir türlü. Oysa ümit vardı, çünkü bu cinayet ne bir gazeteciyi susturmak için geçmişte yapılan benzer cinayetlere benziyordu ne de bir “Ermeni’yi” katletmek için düşünülmüş basit bir kumpastı. Hükümet ve sistemin geleceğini tehdit eden bir yapının mühendislik projesiydi. Hükümet bu sefer alıştığımız devlet uzantılarından biri değildi, kendisi bire bir sistem mağduruydu, muhalefetti, kendisine kurulan tuzakların farkındaydı ve bu dava ilerleyebilirdi. İlerlemedi. Hrant’ın öldürüldüğü dönem, birçok insanın tehdit aldığı, hükümete darbe planları yapıldığı, yerin altından silahların bulunduğu bir dönemdi. Uzun süredir siyasi iradenin üstüne kurulmuş, ülkeyi karartan o gizli ve derin anlayışın kökünün kazılması, başladığını düşündüğümüz dönüşümün tamamlaması için gerekli sürecin ta kendisiydi. Güvendiklerimizin sistemi değiştireceğinden umutluyken, sistem güvendiklerimizi değiştirdi. Suçluların terör örgütüyle hiçbir bağlantısı bulunamadı. 3 beyni yıkanmış gencin organize ettiğine inanmamız gereken bir cinayetin sonuçlanması 5 sene sürdü. Dava süreci umutsuzdu ama sonucu kadar sarsıcı olmadı hiçbir zaman. “Kurumlar” korundu, MİT görevlileri sorgulanmadı, telefon kayıtları mahkemeye ulaştırılmadı. Sonuçta silinmesine ramak kala kayıtlar gönderildi. İstanbul Emniyeti, savcının isteği üzerine görüşmeleri inceledi, bir şey bulamadı. Dink’in avukatları yine uğraştı ve o gün o saatte cinayet mahallinde bulunan beş ayrı numaranın sanıklarla irtibatını tespit edip mahkemeye sundu. Savcı cinayeti Ergenekon’un Trabzon ayağının işlediğinden emindi, dava ana dava ile birleştirildi ve yine karanlıkta kaldı. “Ergenekon”un köküne inilemedi, hiçbir şey, hiç kimse deşifre olmadı. Siyasi irade, bütün kurumlarıyla bu davanın açığa çıkması için uğraşmadı. Bu cinayet Pelitli Şeytan Üçgeni’nde boğulmak, bitirilmek istendi ve öyle de yapıldı. Bu kadar uzun bir yargı sürecinin üç tetikçinin etrafında döndürülmesi için bu kadar gayret ve zaman sarf edilmesine olan şaşkınlık, kelimeler ile açıklanacak cinsten değil.

‘İnkâr’ düşündüğümüzden daha tehlikeli

Hrant’ı kaybettikten sonra “inkârın” ne denli tehlikeli olduğunu anlamaya başladım ve Dink davasının “sözde sonuçlandığı” o gün “inkârcılığın” ne denli içimize işlediğini hissettim. Hrant’ı sanki bu sefer bir kez daha kaybettik. Dava’dan sonra inkâr etmenin suç olarak kabul edilmesini istedim, daha fazla kişiyi kaybetmemek için…

Fransa’daki bu yasanın çıkmasına yol açan olaylardan kaçımızın haberi var acaba? Kaçımız Türkiye’de her gün burun buruna geldiğimiz inkâr etme refleksinin yarattığı burukluğu, sindirilmişliği tahayyül edebiliyoruz? Böyle yasaların siyasi nedenleri olduğu gibi “resmî inkârcılık” tezini çürütmek amacının olduğunu da kabul etmek zorundayız. Her ülkenin tarihinde kirli sayfalar var, her tarihin elleri kanlı yöneticileri, ama bugün insanlar geçmişin yükünden kurtulmak için adım atıyorlar, inkâra bir can simidi gibi sarılmıyorlar. Fransa’daki soykırım inkâr yasasını hazırlayan Sosyalist Parti önemli bir adım atarak 1961’de Paris’te Cezayirli protestocuların katledilip Seine Nehri’ne dökülmesinden dolayı özür diledi. Aynı Bulgaristan Parlamentosu’nun, komünist rejimin Türk ve Müslümanlara uyguladığı asimilasyon politikasını kınaması, suçluların cezalandırılmasını talep etmesi gibi.

“İnkârın” miladı 1915. Bugün yaşadığımız birçok adaletsizliğin, cinayetin, vurdumduymazlığın kökleri çok daha derinlerde. Aklı başında kimse bugün Türkiye’de 1915’te Ermenileri “öldürmediler” demiyor son yıllarda, alternatif söylemler de yok değil tabii “sürgüne giderken, grip salgınından öldüler”, “üşüdüler, öldüler” ya da “kışkırtıldılar ve pek tabii onlar da Türkleri öldürdüler” gibi… Aynı yaklaşım, Hrant’ı bir çocuk öldürdü söylemi kadar samimiyetten uzak ve ölüme saygıdan yoksun. Kasti olarak Türkleri öldüren Ermeni çetecilerle, köyünde lavaşını pişiren kadının, beşiğinde uyuyan bebeğin ne ilişkisi var? Masum erkeklerden hiç bahsetmiyorum, onlar çoktan silahsızlandırılmış ve evlerinden uzaklaştırılmışlardı. Türkiye’de kurulan ilk “tasfiye” mekanizması 1915’te başladı. Bugün dizimizi dövdüğümüz “toplum mühendisliği”nin temelleri o zaman atılmaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti gerçekle yüzleşip hepimizi özgür kılacak adımı atamadı. Bu atılmayan adım, gittikçe daha da ayağımıza dolanacak, Hrant’ın gerçek katili bulunmayacak, 24 Nisan günü bir Ermeni er “yanlışlıkla”, en iyi arkadaşıyla ‘şakalaşırken’ terhisine 23 gün kala vurulduğunda, kimse vuran kişinin “şakalaşırken, yanlışlıkla” vurduğu bir şekilde bilindiği halde, “kimliği”nin bilinememesine mantıklı bir açıklama getirilememesine şaşırmayacak… İnkâr ettikçe işler sarpa saracak…

Vicdan

Adaleti, vicdanları nasıl tedavi ederiz diye düşünmüyor kimse, Fransa’nın aldığı karar için Ankara halkı, “Cezayirli kardeşlerinin 20. yüzyılda yaşadıkları vahşetten duydukları acıyı paylaştığını göstermek amacıyla Paris Caddesi’nin isminin Cezayir Caddesi olarak değiştirilmesi, Degol Caddesi’ne Cezayirli milli kahramanlardan birinin isminin verilmesi ve uygun bir alana Cezayir soykırım anıtının yaptırılarak, dikilmesini” içeren önerge sunmakla meşguller.

Dink’i ne tam anlamıyla Diaspora sevebildi ne de Ermenistan. Anlayamadılar çünkü, anlayamadıkları şeyleri sevmezler insanlar. Ama bugün görünen o ki, “ben bu vatanın toprağını, öldükten sonra buraya gömülmek için istiyorum” diyen, kendi kaderini Türkiye’nin kaderinden ayırmayan, ne olursa olsun, ne tehdit alırsa alsın, ülkesini bir gün bırakıp gitmeyi aklından geçirmeyen, gerektiğinde diğer Ermenilere de kafa tutarak, Türkiye’yi savunan, o işler sizin bildiğiniz, sandığınız gibi değil, diyen Hrant’ın bir heykelinin, bir anıtının dikilmesi hiç gündeme getirilmedi. Ankaralılar ya da farklı şehirliler böyle bir önerge sunmayı hiç düşünmediler… Ermeni kardeşlerin duydukları acıyı geçiştirmenin başka yollarını buldular, tehcir edilip, toprağı burnunda tütenleri “aşırı milliyetçi diaspora”, İstanbul’daki sindirilmiş azınlığı ise patrikhanenin mazbut söylemlerini ve desteğini alarak “zararsız Hıristiyanlar” olarak kabul ettiler.

Dink davasının bu şekilde sonuçlanmasının cezasını hepimiz çekeceğiz, hayal ettiğimiz ülkeye kavuşmamız yine ertelendi. Artık bu iş, “Ergenekon” ya da “Ermeni düşmanlığı” davasından çıktı, bir vicdan hesaplaşmasına dönüştü. Biz söylemesi zor da olsa, kurumlarıyla, insanlarıyla, anlayışıyla, yaklaşımıyla, vicdanları körelmiş bir ülke haline geldik. Vicdanlarımız belli ki uzun yıllardan bu yana hasarlı, davanın sonucu bunun resmî bir kanıtı oldu. İnkâr 100 yıllık serüvenini oldukça şık tamamlamakta. Peki, 5 senedir takip ettiğimiz bu davanın 3 kişi üzerine atılıp, ikinci, üçüncü halkalarının bile gizlenebilmiş olması bizim içimizi hiç mi sızlatmayacak? Bu kadar mı hasta artık vicdanlarımız? Yargılayanlar, yargılananlar, gizleyenler, takip edip sözsüz kalanlar, biz bundan sonra nasıl rahat uyuyacağız diye soruyoruz kendimize. Cevabımız var yine de, geleceğe ümitle bakmak için hemen hemen hiçbir sebebimiz kalmasa bile ümidimizi kesecek değiliz. Dava bitti dedikleri yerde, mücadele yeniden başlayacak, Rakel Dink’in dediği gibi, çocuktan katil yaratan karanlığı aydınlatmak için, herkes elinden geleni yapacak… * Araştırmacı-yazar

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s